İçimizdeki Öteki..
Ogün Temizkanoğlu’nun, bir çocuğun, maganda kurşunuyla öldüğünü duyduktan sonra “bir cana mal olacağını bilsem o golü atmazdım,” tepkisi önemsense belki daha fazla ilerleme kaydedebilirdik bugün.
Ogün Temizkanoğlu’nun, bir çocuğun, maganda kurşunuyla öldüğünü duyduktan sonra “bir cana mal olacağını bilsem o golü atmazdım,” tepkisi önemsense belki daha fazla ilerleme kaydedebilirdik bugün.
Yıllar önce, Manhattan Projesi ile ilgili izlediğim bir dizi hala aklımda. Hani şu İkinci Dünya Savaşı’nda atom bombası üretmek için saygın bilim adamlarının biraraya geldiği proje.
Bazılarının tek amacı kimsenin daha önce başaramadığı bir bilimsel sıçramaydı, kimileriyse projenin dünyaya barış getireceğine inanmıştı. Ta ki Hiroşima’nın bomba sonrası görüntüleri kendilerine izlettirilene kadar.
Kutlamalar birkaç saniye içinde gözyaşlarına, kusmalara, çadırdan dışarı kaçmalara ve “biz ne yaptık” sözlerine dönüşüyordu.
Burada, neden her sezon aynı şeyleri yaşadığımızı sorgulamak istiyorum biraz. Neden her sezon, şampiyonluk yarışı kızıştığında yöneticilerin laf atışmalarına başladığını, neden sahaların karıştığını, neden sonunda bir yerlerde kan döküldüğünü, neden kışkırtanların “biraz abarttık galiba” sorgulamasına geçtiğini ve neden lig bir an önce bitsin diye düşünmeye başladığımızı.
Kısacası neden değişemediğimizi…
Unutma Psikolojisi…
Önce doğamızdaki unutma eğiliminden bahsedelim. Toplumların (ve insanların) kendilerini utandıran olayları unutma (veya hafife alma) psikolojisi vardır. Bu, aynı zamanda, yaşanan travmayı çabuk atlatmak için bir savunma mekanizması işlevi görür.
Yaşanan her acı olaydan sonra –belki bireysel değil ama- toplumsal olarak bunları bir an önce unutma çabamızı ben buna bağlıyorum.
İstanbul’da Leeds United taraftarları bıçaklandığında “onlar kışkırttı” dedik, tribünlerde bıçaklanan, vurulan seyirciler olduğunda “münferit” dedik, İsviçre takımına organize bir şekilde saldırdığımızda haberi yapanları “vatan haini” ilan ettik.
Hepimizin aynı gemide oluğunu unutup, medyasıyla, sporcusuyla, yöneticisiyle, taraftarıyla olaya milliyetçilik veya taraftarlık gözüyle baktık canımızı sıkmamak adına.
Nihayet geçen hafta yaşanan ölümlerin, ırkçılığın, boğazlamaların bizde yarattığı utancı unutmaya başladık bile. Camia bir haftada iyileşti ve eski saflarına döndü bile.
İçimizdeki Öteki..
Oysa, “geleceğin insani bir düzen olarak kurulması geçmişin serinkanlı bir bakışla algılanmasını gerektirir. Bu geçmişte yaşananların ahlaken onaylanmasını değil nedensellik bağlamı içinde anlaşılır kılmasını ifade eder,” diyor Etyen Mahçupyan, İçimizdeki Öteki isimli kitabında.
“Yüzleşmenin reddedilmesi, evrensel olarak suç olarak algılanabilecek durumlarda psikolojik olarak cazip hale gelir. Birbirinden güç alarak, aynı klişeleri birlikte tekrarlayarak ve ötekini suçlayarak üretilecek büyük söylem, grubun içinde kişiliklerine saygı duyan insanların cılız seslerini kolaylıkla bastırır.
“Horlanma, hain ilan edilme, grubun dışında kalmama arzusu bir süre sonra içeriden gelen aykırı seslerin tümüyle kesilmesini ve ortak bir unutma iradesinin topluma hakim olmasıyla sonuçlanır. Sonuçta toplum yaşanmışlığa ilişkin bilgi sahibi olmayı hatta bu konuyu sıradanlaştırarak konuşmayı bile reddeder.
“Böylece yaşanan travma ister istemez farkında olunan bu reddiye süreci içinde yoğunlaşmakla kalmaz, unutma çabası yaşanan anın da travmatik hale gelmesine neden olur. Geçmişi hayali söylemlerle temizlemeye çalışan toplumlar sonunda bugünü de temizlemek zorunda kalır.
“Bir toplum için ortak bir ahlak anlayışında buluşmanın tek yolu özeleştiri kültürüdür. Buna sahip olmadığınızda saldırganlık toplumun kurumasını, konuşamadığı ölçüde saldırganlaşmasını ve öteki ne kadar uzak veya zayıfsa o kadar şiddet yaratmasına yol açar. Konuşmadığı eylemin altında toplu olarak ezilmesini ve bu gerçeği kabullenemediği ölçüde saldırganlaşmasını ifade eder.”
Durumumuz daha iyi tanımlanabilir miydi bilmiyorum..
Adalılar…
Peki ne zaman olacak bu bahsedilen milat?
Aslında önümüzde bütün dünyanın örnek aldığı çok kararlı bir çalışma var. İngiltere, 60larda başlayıp 80lerde yoğunlaşan ve futbolun baş belası haline gelen şiddetin üzerine o kadar kararlı gitti ki, bugün rakip taraftarlar içiçe oturabilir hale geldiler.
İngilizler bunu ne seyircisiz maç cezalarıyla, ne de biber gazıyla başardılar. Yasaları düzenlediler ve “uyguladılar”.
Kulüpler yasaya, itibarlarına ve en önemlisi futbola sahip çıktılar. Olay çıkarmaya müsait herbir taraftarın futbolun ölümüne ve kendi varoluş nedenlerine tehdit oluşturduğunu çok iyi anladılar.
Bu nedenle herhangi bir olaya karışan her taraftarına ömür boyu men cezasını kendileri verdiler. Futbolcuların seyirciyi kışkırtacak, futbola leke sürecek hiçbir hareketini affetmediler. Hem de ne kadar büyük yıldız olursa olsun. Bundan geçmişte Cantona da nasibini aldı, bugün Suarez de.
Bugün gelinen noktada İngiliz Ligi dünyanın en çok izlenen ve en çok para kazandıran ligi.
Fark şu ki, İngilizler bazı olayları “milat” gördüler. Önce Heysel, sonra Hillsborough’da yaşanan dramlar o kadar derin bir yara açtı ki bir daha bunu yaşamamak için herşeyi göze aldılar.
İskoçya Toplum Güvenliği ve Hukuksal İşler Bakanı Roseanna Cunningham yeni yasaları tanıtırken farkı şöyle özetliyordu: “Takımınızı hırslı bir şekilde desteklemekte ve rakibe takılmakta yanlış bir şey yok. Bunlar futbolun yaşam kaynağı. Ancak işin içine nefretin dışavurumu girdiği zaman dur demenin zamanı gelmiştir.”
Övgü…
İyi örnekler de hep oldu aslında. Olacak da. Ölen Fenerbahçeli gencin Beşiktaşlılar aleyhine attığı mesaja Beşiktaşlı taraftarların verdiği duygusal mesajlar örneğin. Ama sorun, bunların münferit olmasında.
Belki yıllar önce, 1996’da ilk kez Avrupa Şampiyonası finallerine gitmemizi sağlayan golü atan Ogün Temizkanoğlu’nun, bir çocuğun “sevinen” bir magandanın kurşunuyla öldüğünü duyduktan sonra “bir cana mal olacağını bilsem o golü atmazdım,” tepkisi yeterince önemsense ve yüceltilse belki daha fazla ilerleme kaydedebilirdik bugün.
Şiddet…
Geçenlerde okuduğum Trans-Atlantic Değerler araştırmasına göre Türk insanının yüzde 56%’sı şiddetin herşeyi çözebileceğine inanıyor. Bu oran bizi dünyada “1.” sıraya oturtuyor.
İntikam virüsünün davranışlarımızı kontrol eden, eleştiri, müzakere ve sevgi hücrelerini yiyip bitiren bir salgına dönüştüğünü düşünürsek o kadar da şaşırmamak lazım aslında. Çünkü Kemal Sunal veya Küçük Emrah filmlerinde parodileştirdiğimiz kan davası o kadar da uzak değil hayatımıza. Trafikte intikam, futbolda intikam, aşkta intikam. Kısasa kısas, dişe diş, misliyle ödetmek….
Belki de Rakel Dink’in sorduğu “bebekten nasıl katil yarattığımız” sorusunu bizim de sormamız gerekiyor. Sevdiklermizin başına bir şey gelmeden..
Belki de -insanların ne kadar kolay yönlendirilebildiğini bile bile-, bir kulüp yöneticisi rakipten “düşman” olarak bahsederken, bir diğeri suçluları korumaya çalışırken, bir başkası rakip takımların taraftarı olan çalışanlarını ihraç ederken bu soruyu sormalı kendine.
Otomatik Portakal…
Stanley Kubrick’in şaheserlerinden biridir Otomatik Portakal. Kubrick’in, Anthony Burgess’in sıradışı kitabından uyarladığı filmde, ana karakter Alex adında şiddetten zevk alan bir gençtir.
Devlet onu yakaladıktan sonra ıslah etmek için deneysel bir yöntem uygulamaya karar verir. Alex, göz kapakları mandallarla tutturulmuş vaziyette önündeki ekrandan geçen tecavüz, şiddet, ölüm ve acıları izlemek zorunda bırakılır günlerce. Serbest kaldığında artık bambaşka bir insandır.
Hiç düşündüğünüz oldu mu?
Örneğin, rakibini sürekli ötekileştiren kulüp başkanlarını, ortalığı geren yönetici ve teknik adamları, sürekli arıza çıkartmak için bahane arayan futbolcuları böyle bir koltuğa oturtup onların kışkırtmaları yüzünden ölen gençlerin ailelerinin feryatlarını izletmek.
Örneğin, yaptıkları konuşmalarla, aldıkları kararlarla insanların hayatını etkileyen politikacıları böyle bir koltuğa oturtup kendi ihtirasları uğruna sönen bedenleri, ağlayan anneleri, kimsesiz kalmış çocukları izletmek.
Yeterli olur muydu bilmiyorum. Ama Alex’e yeterli olmaz, onu söyleyebilirim. Büyük ihtimalle bize de olmaz. Çünkü topluma yayılmamış, kişinin çevresinde değişim yaratmayan bir yöntem maalesef köklü bir çözüm getirmez.
Ancak asıl çarpıcı sözler Alex’in mental işkencesi esnasında söyledikleridir. Sürekli en sevdiği besteci Beethoven’ın 9. Senfonisi’nin çalmasına dayanamayan Alex haykırır, “Beethoven’a bunu yapmayın, o kimseye bir zarar vermedi, o sadece müziği besteledi!”
Aynı şeyleri futbolda şiddetin baş aktörlerine söylemek geliyor içimden: ”Futbola bunu yapmayın, o kimseye bir zarar vermedi, tek amacı bize heyecan yaşatmaktı!”