Sporx Logo
Takımım Fikstür Transferler TRANSFERLER Canlı Skor
Geri
İleri
SAYI ÇILGINLIĞININ ANATOMİSİ

SAYI ÇILGINLIĞININ ANATOMİSİ

New York'ta, nam-ı diğer the Big Apple'da bulunan dünyanın en meşhur arenası Madison Square Garden (MSG), Şubat ayının ilk haftasında yine tarihi sayılabilecek iki gün yaşadı. MSG, önce 2 Şubat'ta LA Lakers'ı, iki gün sonra da 4 Şubat'ta Cleveland Cavaliers'ı ağırladı. Pek çok kişinin bildiği üzere önce Kobe'nin 61 sayılık MSG 'rekorunu kırdığına', sonra da Lebron'un 52 sayının yanına triple-double'a yakın bir performans eklediğine şahit olduk. Bu iki olaya dair birbirleriyle bağlantılı olarak çok şey yazıldı, çizildi. Medyanın dikkati bilhassa 4 Şubat'taki maçtan önce tamamen bu maç üzerine yoğunlaşmıştı. Buraya sonra döneriz; ama şimdi daha çok bu yazıyı yazmamdaki gayeye dikkatleri teksif etmeye çalışacağım. Göze, kulağa ve sair duyulara hoş gelen iki perfromans var elimizde. Peki bu performansları nereye koymamız lazım' Benim açıkçası bu performanslara methiyeler düzmek içimden gelmiyor. Sebeplerini de sıralayacağım; ama sebepler arasında emin olun ki kıskançlık, adı geçen oyuncuları sevmemezlik vb. unsurlar yok. Peki ne var' Basketbolun özü var. Buraya bir mim koyup yazıya devam edelim. MSG'ye gelen oyuncuların hayatlarının en iyi performanslarını koymaya çalışmalarını anlayamasam da, Kabe'ye giden bir hacının en güzel namazını orada kılmak istemesi örneği geliyor aklıma ve bir miktar kendi içerisinde mantıklı buluyorum. Zaten, Lebron James maçtan sonra 'It is (MSG) the mecca of basketball,' dedi. Yani MSG, basketbolun merkezi, Mekke'si, başkenti mealinde bir ifade kullandı. Bu arada Mecca (Mekke) kelimesinin İngilizce'de aynen 'merkez' manasında veya bir şeyin yapıldığı, uygulandığı veya sunulduğu en önemli yer anlamında kullanılması ilginç bir nokta. Neticede basketbol sahaları da bu adamlar için bir nevi ritüel ve ayin yeri. Bu noktada ifadelerimi dikkatle seçmeye çalışıyorum yanlış anlaşılmaya mahal vermemek için; çünkü basketbol salonlarını mabetleştirme gibi bir niyetim olmadığı gibi, basketbolcuların da tanrılaştırılmasına karşı çıkan biriyimdir. Fakat ortada bir gerçek varsa, o da NBA'de bazı oyuncuların bu arenaya geldiklerinde apayrı bir hırsla oynamaları. İnsan bu noktada şu soruyu sormadan edemiyor: Madem bu arena rakip oyuncular için bir nevi motivasyon merkezi hükmünde, o halde New York Knicks oyuncuları niye bu her maç bu motivasyonu gösteremiyorlar' Neden o zaman Knicks takımı 1999'dan bu yana kendini bir türlü tam olarak toparlayamadı' Galiba şairin, 'Ol mailer (balıklar) ki derya içredir, derya bilmezler,' dizesini hatırla(t)mak düşüyor bizlere. Kobe senede bir kez geldiği bu salonda en güzel oyununu oynamaya çalışırken hangi unsurları göz önüne alıyor' New York medyasının yakın ilgisini ve etkisini mi, MSG'nin kendine has atmosferini mi, salonun kendi güzelliğini mi, yoksa burada atacağı her adımın yankısının tarihte daha güçlü seslerle yankılanacağını mı hesaba katıyor' Ne olursa olsun, şu anki New York takımını yenmek için bu kadar motivasyona gerek yok. Daha geçen gün Golden State gibi bir takımdan 142 sayı yediler deplasmanda da olsa.

--Haber reklamdan sonra devam ediyor--
Performans Değerlendirmesi
Öncelikle şunu ifade edeyim, benim gözümde ne Kobe'nin 61'i ne de Lebron'un 52'si, Jordan'ın 28 Mart 1995 tarihinde attığı 55 sayıdan daha büyüktür. Burada maksadım pek sevmediğim; ama yeteneklerine büyük saygı duyduğum ve son iki-üç senedir bazı yönlerden olgunlaşma belirtileri gördüğüm Kobe'yi veya lige geldiği ilk günden beri oyun tarzı ve 'nispeten' olgun davranışlarıyla sevdiğim bir oyuncu olan Lebron'u kötülemek veya performaslarını değersiz kılmaya çalışmak değil. Her performans kendi gününün şartlarında değerlendirilmelidir. Ama birbirleriyle kıyas yaparken de, o günün şartları aynen alınıp terazinin kefelerine konur. İsterseniz şöyle bir tabloda özetleyelim durumu... Kobe ve Lebron'un oynadığı New York takımı şu anda 21-31'lik derecesiyle Doğu'da 11. sırada. Playoff umutları var; ama playoff'a kapak atsalar bile ilk turda elenirler büyük ihtimalle. Jordan'ın oynadığı New York takımı ise Patrick Ewing, John Starks, Charles Oakley (tam bir kasaptır savunmada), Anthony Mason (o sene en iyi Altıncı Adam seçilmişti) gibi oyuncularla en az Chicago kadar güçlüdür o dönemde. Nitekim daha bir sene öncesinde Houston Rockets'la NBA Finali'nde karşılaşıp şampiyonluğu 4-3 gibi minimal bir farkla kaybetmişlerdir. O sene ise her iki takım da (Chicago ile New York) Doğu yarı finalinde rakiplerine elenecektir. Lebron ile Kobe'nin oynadıkları rakip takımın koçu Mike D'Antoni'dir. Yani savunmaya önem vermeyen ve çalıştırdığı takımlara run and gun adı verilen, göze hoş gelen bir basketbol oynatan bir koçtur. Jordan'ın zamanındaki Knicks koçu ise efsane koç Pat Riley'dir ve Riley'nin takımları savunmalarıyla meşhurdur. Ki o zaman no-touch-on-the-perimeter kuralı olmadığı için, dokunduğun oyuncu kendisini serbest atış çizgisinde bulmuyordu ve savunmalar adeta nefes aldırmıyordu rakip oyunculara. 1990-93 arasında üç sene boyunca filizlenen New York- Chicago rekabeti ise hız kesmeden devam ediyordu. Nitekim Jordan'ın o maçta sadece 11 serbest atış kullanmasına mukabil, Kobe 20, Lebron ise 19 atış kullandılar. Toplamda Jordan sadece 10 sayısını serbest atıştan bulurken, Kobe 20, Lebron ise 16 sayı buldu 'charity stripe'tan. Öte yandan Jordan'ın bu maçı, basketbola ara verdiği bir buçuk senenin ardından boy gösterdiği henüz beşinci maçtı. Tahmin edersiniz ki, o kadar zamanın ardından tekrar eski formunuzu yakalamanız birkaç ayı bulur. Nitekim o sene Jordan takımını Doğu Finali'ne bile taşıyamadı. O hırsla bir sonraki sene 72 galibiyet rekorunu kırmalarını sağlayacak bir hırs, düzen ve taktikle oynadılar ya neyse... Jordan'ın o maçı 'Double Nickel' adıyla tarihteki yerini aldı bile. Jordan o maçta 55 sayısını 4 ribaunt, 2 asist, 1 top çalma ile süslerken, maç baştan sona büyük bir çekişme ile oynanmış, son çeyereğe taraflar 82-82 eşitlikle girmiş ve Bulls, maçı 113-111 kazanmıştı. Kobe ise 61 sayısını 0 ribaunt, 3 asist, 1 blokla süsledi. Hiç ribaunt alamaması o maçta çoğu gayretini hücuma verdiğini gösteren ufak bir ayrıntı. Lebron, öte yandan, 52 sayısına ek olarak 9 ribaunt , 11 asist, 2 blok yapmış ki, bu ayrıntılar Lebron'un NBA'de açık ara en iyi çok yönlü oyuncu olduğunu gösteriyor. Kobe rekoru kıran son birkaç sayıyı 'Garbage Time' dedigimiz ve maçın kaderinin artık belli oldugu ve her yenilen takımın da pes ederek yedek ağırlıklı kadroyla sahada kaldığı dakikalarda attı. Bir de en yüksek sayıyı 'rekor' olarak nitelendirmek kavramsal ve terimsel olarak ne kadar doğrudur' Evet 100 sayı atmak rekordur; ama en yüksek, 'en iyi' mi demektir' Mesela atletizmde, gerçek atletizmseverler 'Maraton Rekoru' dye bir tabir kullanmazlar. 100 metre rekoru vardır, 1500 metre rekoru mevcuttur veya 10 bin metre rekorundan söz edilebilir; ama maratonda en iyi derece vardır, rekor yoktur; çünkü her maraton parkuru birbirinden farklıdır. İstanbul'da Avrasya Maratonu'nun koşulduğu parkurun şartları ile (engebeler, yokuşlar, iklim şartları vb.), Tokyo Maratonu'nun şartları bambaşkadır. Keza Berlin Maratonu ile Boston Maratonu ve hatta New york Maratonu şartları itibariyle birbirinden apayrıdır. Dolayısıyla Maraton'da şu ana kadar koşulmuş en iyi dereceden söz eder işin ehli; ama buna asla bir rekor adını vermez. Keza yukarıda da bahsettiğimiz üzere, New York takımı her şeyiyle bambaşka bir New York takımıyken, nasıl olur da şu zamanki 61 sayıyı, Bernard King'in bir Aralık zamanı attığı 60 sayıya, Jordan'ın Mart'taki 55 sayısına tercih edebiliriz' Korkuyorum, istatistik delisi Amerikan halkı için yakında 'Conseco Fieldhouse rekoru', 'United Center rekoru' gibi rekorlar icat edilecek.

BASKETBOLUN ÖZÜ
Sizleri kuru istatistiklere çok boğmadan mim koyduğumuz yere yani basketbolun özüne geri dönmek istiyoruz. Nedir peki bu basketbolun özü denen şey' Öncelikle şunu söyleyelim: Basketbol golf veya satranç değildir. Yani bireysel bir spor değildir basketbol. Kimsenin de tek başına bütün rakip takıma meydan okuma alanı da değildir. Kobe'nin, New York takımıyla alakalı bir rekabeti yoktur. Lebron'un da 2010'daki 'Free Agency' piyasası hariç, Knicks tkaımıyla bir bağı yoktur. Bu kadar şamatayı MSG sevgisine bağlamak fazla safdillik olacaktır. Kobe, bir kere bu sene MVP yarışında geri kaldı şu ana kadar. Buraya geldiğinde kafasında ne olduğunu tam bilmemekle birlikte, herkese özel bir akşam yaşatmayı bir kere kafasına koymuştu. Bunu hareketlerinden rahatlıkla anlayabilirdiniz. Kimseyle konuşmuyor, sessizce ısınıyor, tamamen maça konsantre olmuş bir vaziyette, adeta kurbanını öldürmek için psikolojik hazırlığını yapan bir seri katil gibi birazdan olacakları kafasında tasarlıyordu. Oyunun başından itibaren de 'ilk kanı döken' rolünü oynamaktan hiç gocunmadan mızraklarını Knicks takımına ve MSG'de, yani kendi evlerinde, adeta azınlık kalan Knicks taraftarlarının bağrına saplıyordu acımasızca. Maç sonunda işini sessizce bitirmenin gururu, rahatlığı ve dinginliği vardı belki de. Lebron ise son saniyede atladığı ve sonradan sayılmayan 10. ribaunda kadar baştan sona gırgır geçiyor, 'trash talk' yapıyor, belki de Kobe'nin performansının ardından kendisine yüklenen misyonun ve mesuliyetin tesirini hafifletmeye çalışıyordu. Lebron'u Kobe'nin bir alt seviyesine koyan insanların iddia etmedikleri bir hal vardı aslında ortada. Oynanan oyunun derununda gizli bulunan bir 'oyunu ciddiye almama' izlenimi mi yaşatıyordu Lebron kendisini eleştirenlere' Pek tabi mümkündür; ama Lebron, hepimizin 'oyun' adını verdiği bu temsilden 'maksimum' lezzet alabilmenin de hesaplarını yapan bir oyuncu. Kobe, Spike Lee ile soğuk bir savaş yaşasa da, Lebron gidip Lee'nin yanına oturuyor, etrafındaki herkesle şakalaşıyordu. Bütün bu paragrafta anlatılanlar, medyanın ilgisinin de körüklediği tutumlar aslında bir nevi. Basketbolun golf olmaması meselesinde kalmıştık... Basketbolda oyuncunun takımın üstüne çıktığı durumlar her zaman olagelmiştir; ama oyuncunun her iki takımın, koçun, maçın kendisinin, seyircilerin veya diğer faktörlerin üstüne çıkması yüzümde kekremsi bir ifade bırakıyor. Kobe'nin 61 sayısını 'Kobe ölçüleri' içerisinde anlayabilirim; ama Lebron'un hemen iki gün sonra tabiri caizse sidik yarışının içine sokulmasını kabullenemem. Nitekim 61'i geçecek misin diye soran basın mensuplarına Lebron tokat gibi şu cevabı vermiştir: 'Öncelikle amacım maçı kazanmak. Ben istediğinizde 60-70 sayı atacak video oyunu değilim.' Gerçi bu demecin üzerine ilk çeyrekte 20 sayı attığını görünce çok öfkelendim Lebron'a. Çünkü o demecin üzerine bu performans yakışmayacaktı. Bırakın 65 sayı atmayı, 95 sayı atsa bile Lebron'a içimde, o bir All-Star maçında sergilediği bencilliğin ardından duyduğum öfkeyi duyacaktım. Basketbol, diğer unsurların tamamen ikinci plana atılmasını kabullenemeyen kıskanç bir eştir. Bakın size sadece bir misal vereyim. 1997 senesi playofflarında Chicago Bulls ilk turda o zamanki adıyla Washington Bullets (Wizards) takımı ikinci maçta 109-104 yenerken Jordan maçı 55 sayıyla tamamlamış ve basın toplantısında 'Arkadaşlarımdan özür diliyorum bu performansım için. İnsan bir başladı mı durduramıyor,' demiştir. Yani Bulls, o maçı Jordan 55 sayı atmadan da kazanabilirdi ve o zamanın basketbol kültürü, Jordan'a bu özrü diletmesini bilmiş bir kültürdür ve belki de bu oyunun 'özü'dür. New York'a 55 sayı atan Jordan'ın performansı Chicago için gereklidir; ama Lakers ve Cleveland takımları, şu anki güçleri itibariyle ve New York takımı da şu anki acizliği yönüyle, Kobe'nin 61'ine veya Lebron'un 52'sine ihtiyaç duymayacaktı. Sempati duymadığım bir camia olmasına rağmen bu olanlar en başta New York organizasyonuna ve takımına yapılan bir saygısızlıktır. 'İyi de kimse New York'a 50 sayı atmasın mı'' şeklinde bir soru sorulabilir. Bu soru akla geliyorsa, yazıyı baştan okumak icap edecektir; çünkü demek istediğim bu değil. Atarsınız New York'a 50 sayı, 60 sayı. Hatta Wilt Chemberlain'in zamanında yaptığı gibi 100 sayı da atabilirsiniz Knicks takımına. Zaten böyle bir gelenek mevcut; ama çıkıp da 'Lebroncuğum bu maçta New York'u paramparça edecek misin' Kobe'nin performansını geçebilecek misin'' nevinden abuk sorular sormak başka, maçın neticesini ön plana çıkardığımız ve sadece Lebron'dan değil, her an her oyuncudan potansiyel olarak iyi bir oyun çıkarması beklentisine girerek maçı o gözle izlemek başkadır. Zaten Lebron ve Kobe takımlarının maçlarının yüzde 95'inden fazlasında maçların en skorer isimleri oluyor. Tutup da bunu 50-60 sayıyla yapma lüzumunu hissetmek, kendi takım arkadaşlarına da saygısızlıktır benim lügatimde. Kobe belki 70'i de bulabilirdi o maçta. Lebron 60'ı rahatlıkla geçeblirdi; ama bu performanslar ne kazandıracaktır hakikatte. 1994 senesinde sayı krallığını kazanmak için Shaq ile yarışan David Robinson'un, normal sezonun son maçında arkadaşlarının da yardımıyla kaç sayı attığını biliyor musunuz' Tam 71 sayı. İstatistik yapmak için sayı atılınca, Jordan'ın bile kariyerinde en yüksek sayı olan 69 sayıyı geçebiliyorsunuz. Peki DeShawn Stevenson ile Ricky Davis'in hikayesini bilir misiniz' Bir Cleveland-Utah maçında (yanlış hatırlamıyorsam) Ricky Davis triple-double yapmak üzereydi. Sadece bir ribaunt daha alması gerekiyordu; ama maç da bir yandan bitiyordu. Ricky Davis topu karşı potaya değil de kendi potasına sürmeye başladı ve kendi potasına topu atıp girmeyen topun ribaunduyla triple double'ını tamamlayacaktı. Fakat Stevenson oradan koşup gelerek çok sert bir faulle durdurdu Davis'i. İşin garibi herkes bu hareketiyle Stevenson'u haklı bulup takdir etmişti o dönemde.

VELHASIL-I KELAM
Demem odur ki, istatistik, ya da spesifik tabiriyle konumuz olan sayı meselesinin, amaç olarak değil araç olarak görülmesi gerekir. Maça, 'ben 50-60 sayı atacağım' diyerek çıkmak başkadır, maçın gidişatına göre birden her attığınızın girdiğini görmeniz ve 'Bari devam edeyim' demek başkadır, şutlarınızın girmesine rağmen topu diğerleriyle paylaşmanız ise 'bambaşkadır'. Bu yazılanlar da, Kobe, Lebron hayranlarını hayal kırıklığına uğratmaktan ziyade, New York medyası başta olmak üzere medyanın MSG üzerinden yaptığı ortalığı alevlendirme yarışını ve oyuncuları da bu kötü emellere alet etme çabasını eleştirmek ve basketbolun ruhunu ve özünü insanlara unutturmamak amacıyla yazılmıştır. Dilimiz sürçtüyse affola. Not: Jordan'ın süvari edasıyla New York müdafaası arasına daldığı o resmi 55 sayılık New York maçına ait değildir; çünkü Jordan o zamanlar kısa süreliğine 45 numaralı formayı terletmişti.

Haber; Sporx.com Yazarlar
Diğer haberleri görmek için aşağıya kaydırın.
Diğer Haberler
Diğer haberleri görmek için aşağıya kaydırın.
Sporx Anasayfasına Dön yukarı ok
Sporx Anasayfasına Dön